Toplumsal normatiflik ve moda yazarlığı

-
Aa
+
a
a
a

Modanın Bilinçdışı’nda Özge Kanlı ve Seda Yılmaz, toplumsal normativite ve moda yazarlığı üzerine disiplinlerarası bir sohbet gerçekleştiriyor.

Toplumsal normatiflik ve moda yazarlığı
 

Toplumsal normatiflik ve moda yazarlığı

podcast servisi: iTunes / RSS

Özge Kanlı: Bu hafta konuğum Seda Yılmaz’la normativite ve moda yazarlığı üzerine disiplinlerarası bir sohbet edeceğiz. Kendisi, Koç Üniversitesi Sosyoloji bölümünden mezun veLondon College of Fashion’da Moda Gazeteciliği eğitimi aldı. 2010 ve 2013 yılları arasında Elle Dergisi’nde moda haberleri editörlüğünü yürüttü. Yazıları Vogue, The Guardian, 5Harfliler ve Cumhuriyet Pazar Eki gibi çeşitli yayınlarda yer aldı. 2020 yılında Giysiler Ne Anlatır? başlıklı kitabı Mundi tarafından yayımlandı. Hoşgeldin.

Seda Yılmaz: Hoşbulduk.

Ö.K.: Ben her hafta programın başında o haftanın içeriğiyle ilgili ikonik bir ifadeye yer veriyorum. Bu haftaki ifade Sevgi Soysal’dan. Şöyle demiş kendisi: “Londra’da, Ankara’da, İstanbul’da ya da Zap Suyu’nun yanı başında, nerede olursa olsun kadınları birbirine ortak eden tek bir şey vardır: Hayat.”

Bugün öncelikle modanın giyim tanımından yola çıkacağız. Giyimi toplumda birlikte yaşama mekanizmasını etkileyen bir unsur olarak nasıl içselleştirdiğimize ve bu süreçte moda yazarlığının etkisine değinip disiplinlerarası bir sohbet edeceğiz. Bireylerin giyinme ve soyunmayla farklı ilişkileri var. Giyimle olan ilişkinin bireysel kökenleri kişinin ait olduğu toplum veya topluluğa da bağlı diyebiliriz. Kişiler toplumsal normları, kuralları ve yasaları nasıl kendisine ait hâle getirir? Psikanalitik bakış açısından bu soru bir paradoks ortaya çıkarır çünkü birey bir dereceye kadar toplumsal olanla bağdaşmayan ilkeleri izleyebilir. Uygarlığın Huzursuzluğu kitabında Freud, giysinin gizleyici işlevine değinmiştir ve giysi parçasının birincil amaçlarından biri, gerçekten de vücudu ve özellikle cinsel organları gizlemektir. Freud, uygarlıkla birlikte gelen bedenin aşamalı olarak gizlenmesine değinir. Giyime ilişkin kural ve geleneklerimiz hem bir baskı biçiminin içselleştirilmesi hem de toplumdaki belirli bir baskı anlayışının fizikselleşmesi olarak anlaşılabilir. Gerçekten de aynı toplumda birlikte yaşayan bireylerin bireysel dürtüleri ile toplumun talepleri arasında bir boşluk var ve toplumsal baskı, bu boşluğun kapatılmasına dayanıyor. Ama yine de özne toplumsal normlar tarafından biçimlendirildiği kadar onları biçimlendirir. Ancak bu karmaşık döngüsel süreçlerin ne bireysel ne de toplumsal olarak pek de farkında değildir. Böylesi psişik ve toplumsal mekanizmaların giyimle ve modayla ilişkisi hakkında ne düşünüyorsun? Bu bağlamda bir moda yazarının niteliği ve işlevi ne olabilir?

Dijitalleşme ve modanın değişen algısı

S.Y.: Bu konuyu teknolojiden ayrı düşünemiyorum. Dijitalleşmeden öncesi ve sonrası var. Çünkü ben analog dünyayı da deneyimlemiş biri olarak moda üzerine yazan ve düşünen biriyim. Analog dünyada modayla kitlelerin kurduğu ilişki bambaşkaydı çünkü bu kadar hızlı bilgiye ulaşamadığımız için bazı moda otoritelerinin verdiği bilgiler doğrultusunda düşünüyor ve hareket ediyorduk. Dijitalleşme bize çok geniş bir moda alanı açtı. Modanın kitleselleşmesi de bununla birlikte geldi. Modanın doğuşu yakın bir tarihe tekabül etmese de, moda ancak şimdilerde ilgi gören bir alan olmaya başladı. Bu da tabii dijitalleşmenin yarattığı imkânlarla söz konusu edilebilir hâle geldi. Dijitalleşme moda evrenini bambaşka bir şekle soktu. Böylelikle moda yazarları, moda editörleri, modayı üreten yaratıcılar da nihai otorite olmaktan çıktılar. Ve onların kapalı tuttuğu dünya herkes için erişilebilir bir hâl aldı. Artık herkesin ne yaptığını Instagram’dan bile görebiliyoruz.

Bu, modada demokratikleşme denilen şey. Bugün TikTok’taki içerik üreticilerinden fenomenlere kadar farklı kesimlerce modaya dair içeriklerin üretildiğini görüyoruz. Moda yazarının da işlevi değişti. Demokratikleşme bir “çok olma hâli”nini beraberinde getirdi. Her şeyden çok fazla var; çok fazla bilgi, çok fazla giysi, çok fazla tüketim… Bu çok fazla olma hâlinin bir taraftan hepinize bir bıkkınlık verdiğini de düşünüyorum. Dolayısıyla moda üzerine yazan ve düşünen kişilerin de günümüzde modanın sadece tüketimle ilgili bir şey olmadığını anlatması lazım. Modanın yaratıcılıkla da, paylaşımla da, onarımla da ilişkisi var. Bunu insanlara hatırlatmak gerekiyor.

Moda ve toplumsal mücadeleler

Moda tabii ki tüketimle de ilgili ama lanse edildiği kadar da değil. Modanın normativiteyle de ilişkisi var. Normativite ise toplumsal normlarla yani insanı, toplumu, kitleleri hizaya sokmakla ilgili. Her türlü toplumsal normun böyle bir rolü var. Moda da bu normların bir yere kadar taşıyıcısı. Beden üzerine normlarla da yakinen alakalı. Modanın, son on yılda değişen ama bundan öncesinde dayattığı, iletişim kurduğu bir beden tipi var. Bu beden tipi bir normu temsil ediyor. Moda bize sanki, “Zayıf, beyaz, hiçbir kusuru olmayan kişiler dışındakileri temsil etmeyi reddediyorum” diyor . İnsanlar da bu temsilin mutlak olduğunu zannediyor. Dijtalleşmeyle birlikte normal kabul edilen bedenlerin dışındaki bedenleri deneyimleme şansımız oldu. Modanın da bu bedenlerle ilişkilenmesi gerekti. Ama bu öyle bir anda olmadı. Mücadeleyle oldu. Beden olumlama hareketinin mücadelesi ayrı, feminist hareketin yükselişi ayrı, birçok koldan mücadeleler gerçekleşti ve gerçekleşiyor. Farklı mücadeleler modayı bugünkü hâline getirdi.

Moda tabii ki tamamen kapsayıcı değil, daha çok kapsayıcı olma yolunda ilerliyor. Modada engelli bedenlerine, LGBTİ bireylerinin bedenlerine, kısacası farklı bedenlere temsiliyet alanı açıldı ve açılıyor. Benim dergiciliğe ilk başladığım yıllarda Kate Moss ve onun temsil ettiği tip beden moda dünyasını domine etti. Toplumsal normlar zayıf ve beyaz bedeni ideal bir hâle sokmuştu. Son 10 yılda moda ne kadar da ırkçı olduğuyla yüzleşiyor. Moda uzun yıllar sadece beyazları ilgilendiren bir meseleydi. Daha farklı renkler görünür olunca, moda da kendini ve ürettiği temsilleri değiştirmek zorunda kaldı. Modanın kapalılığı da biraz açılmış oldu.

Ö.K.: Dijital medyayla birlikte ırka, cinsiyete ve dünyaya dair bir büyübozumu yaşandı. Bu, dijitalleşmenin olumlu etkilerinden birisi. Ama iklim krizi ve konuya dair yayınlanan tüm bilimsel veriler de nasıl giyineceğimizi etkiledi ve moda sektörünü değiştirdi. Fakat yapılan araştırmalarda sürdürülebilir modanın zihinlerde ve basılı dijital yayınlarında marka stratejilerine girmesine karşın tüketici davranışlarını henüz etkilemediğini görüyoruz. Benzer şekilde cinsiyetsiz, unisex normativiteden bağımsız tasarımlar giyim seçeneği sunmak konusunda basında yer kaplıyor ve dijital marka stratejisi evrenine girmiş görünse de, bunlar ne politik ve hukuki bir ilerlemenin ne de patriyarkaya karşı elde edilmiş feminist bir zaferin işareti ne yazık ki olmadı. Sence moda yazarları, araştırmacılar ve eleştirmenler bu anlamda bir derinliğe sahip olabildiler mi?

S.Y.: Moda, güncel olanı takip eden, güncel olanla elele hareket eden bir alan. Son yıllarda feminizmle, LGBTİ’yle, ırkçılık karşıtlığıyla ve iklim kriziyle ilintili hareketlerin ne kadar güncel olduğunu düşünürsek, bunların hepsinin modayla kesişmesinin ne kadar doğal olduğunu anlayabiliriz. Moda tek başına bütün sorunları çözecek güçte değil, çünkü tüm sorunlar karşılıklı ilişki içindeler. Modanın bütün bu toplumsal hareketleri araçsallaştıran bir tarafı da var. Bunları kitleselleştiren ve anaakımlaştıran bir yanı da var. Kitleselleştirmenin ve araçsallaştırmanın olumlu ve olumsuz tarafları bulunuyor. Olumlu tarafı nedir? Belki 10-15 yıl önce bir kadının kendine feminist demesi daha zorken ya da bundan kaçınırken bugün bu aidiyet ifadesinin herkesin sahiplenmek istediği bir şey hâline gelmesi veya herkesin ırkçılık karşıtı bir söz söyleme ihtiyacı duyması bu durumun olumlu tarafına örnek gösterilebilir. Moda bu örnekte popüler meseleleri kitlelerin anlayabileceği bir hâle getiriyor. Ama tabii olumsuz taraf da mevcut: Bütün bunlar olurken toplumsal hareketlerin en temelde politik bir mahiyetinin olduğu unutulabiliyor, politik boyutun algısı ortadan kalktığında ise meselelerin içi boşalabiliyor. Mücadelelerin popüler dile çevrilmesi direnişin ağırlığını hafifletebiliyor. Böylece haklar kazanılmış ve mücadele sona ermiş zannedilebiliyor. Oysaki her alanda mücadele hâlâ devam ediyor. Son olarak, meselenin yine olumlu tarafına dönecek olursak, dijital dünyaya doğmuş genç kuşakların daha duyarlı olduğunu söyleyebiliriz. Kendilerinden önceki jenerasyonlara kıyasla, verilen bütün mücadelelerin daha çok farkındalar.

Tüketimin ötesinde: Sürdürülebilir moda tasarımı

Ö.K.: Modanın diğer her şey gibi olumlu ve olumsuz taraflarının olduğunu söyledin. Bunu daima akılda tutmakta gerçekten fayda var. Söz etmek istediğim bir konu daha bulunuyor, o da Kara Cuma olarak da adlandırılan, sezonluk alışveriş çılgınlığı.

Kara Cuma indirimlerinin ardından, medyaya yansıyan çılgın alışveriş davranışlarına bakacak olursak, belli ki büyük indirimler sakin veya kendi hâlinde bir zihni ani ve renkli uyaranlarla evde, metroda, sokakta, kısacası her yerde yakalayabiliyor. Her yerde sürekli bir “İndirim var” mesajı bulunuyor. Duygu, düşünce ve davranışlarına hâkim olabilenler bu mesajlardan etkilenmese de, bu mesajların etkisi altında kalan kayda değer bir kesim var.

Bu mesajları barındıran reklamlar, kişileri gerçekten satın almaya değer bir şeylerin olduğuna inandırıyor. Ama bu mesajların ortalıkta dolandığı sürede alınanların uzun vadede yüzüne bile bakılmadığını biliyoruz. Bu indirimlerin sonunda, ortalık yalnızca büyük bir çöplük oluyor. Gerçekten, bir tür taarruzla harekete geçilip kaçırılmaması gereken şey kıyafetlerin safi kendisi olabilir mi? Bu alışveriş çılgınlığına dair görüntüleri görünce, zaman zaman bunu düşünüyorum. Ama tek sebep bu da değil. Bir neden de aynaya her baktığımızda aynadaki gerçek imajımızın fantezilerimizdeki ideal görüntümüze yaklaşamıyor oluşundan duyduğumuz hüsran. Biraz da o sanal kişiliğe yaklaşmak, gerçek imajımızı fantezilerimizdeki imajla değiştirmek için alışveriş yapıyoruz. Bu imajı bize yarattıran ise o reklamlar ve mesajları. En nihayetinde bu mesajların bize sunduğu ve bizi üstüne konuşturduğu şey bir fantezi. Üstelik bu fanteziye ulaşımımız da mümkün değil, zira hem mesajların kendisi sürekli değişiyor hem de biz değişiyoruz ve değişmek istiyoruz. Dolayısıyla fantezimiz, ulaşılmaz bir imaj nesnesinden oluşuyor. Bu meselenin ekonomi-politikle de ilgisi var. Sürdürülebilir modayla ilgili ne düşünüyorsun? Silikonsuz, polüretansız, plastiksiz kumaşlardan üretilen giyim ürünleri ve tamamen döngüsel ve sürdürülebilir şekilde ürün üreten markalar var. Bireye, topluma, kadına, çocuğa, hayvanlara ve ekolojiye değer katan, tüm insan haklarının korunduğu ülkelerde bu tür üretimlerin değer gördüğünü ve tüketicilerin gözdesi hâline geldiğini görüyoruz. Bunun aksi ise sözünü ettiğim alışveriş çılgınlığına denk geliyor. Hızlı ve ucuza bir kıyafet alıp fantezileri süsleyen kişi olmak, çoğu kişi için cezbedici bir şey. Neoliberal politikalar da bunu dayatıyor. Senin bu konudaki düşüncelerin ve duyguların nedir?

S.Y.: Bütüne baktığımda en çok dikkatimi çeken şey eşitsizlik. Daha az ve yavaş tüketmemiz gerekiyor. Tüketicileri bu yönde bilinçlendirmek lazım. Moda yazarları olarak bununla çalışıyoruz zira çoğu sorun daha az ve yavaş tüketerek çözülecek. Ama şöyle bir ikilemde kalıyoruz: Üstüne çalıştığımız şeyin doğru olduğunu bilsek de, elimizde olmayan şeylerin yaratmış olduğu bir etki var. Avrupa’nın plastik atıkları Adana’da ortaya çıkabiliyor, Amerika’daki giysi çöpleri denizi kirletebiliyor, COP27’ye özel jetleriyle gelen kimselerin haberlerinizi duyuyoruz… Bunları duyunca düşünüyoruz: Biz bir şeyleri değiştirecek güce sahibiz, ama herkes böyle düşünmediği ve buna yönelik davranmadığı sürece yaptıklarımızın ne anlamı var? En yakıcı etkisi olan ve konuşulması gereken konu, kıyafetlerimizi üretenlerin bunları hangi şartlarda ürettikleri konusu. Pandemi dönemi buna ışık tutması açısından önemliydi. Modayla ilgilenen akademisyenlerden gazetecilere pek çok kişi bu konuya dikkat çekti, markaların üzerinde baskı oluşturdu. Bu bakımdan Bangladeş çok mağdur kalmıştı. Bu hafta Business of Fashion’da bir makale yayımlandı, haber de Bangladeş’e gidip yapılmıştı. Orada tekstik işçilerinin durumu pandemide olduğundan daha kötüymüş maalesef. Neden? Hayat pahalılığının her yerde olduğu gibi orada da artıyor olması, özetle enflasyondaki yükselme bunun nedeni. “Et-balık alamıyoruz, çocuklarımızın kitaplarını alamıyoruz” deniyormuş. Ve bu kişiler ağırlıklı olarak kadınlardan oluşuyor. Ucuz tekstil işleri yapıyorlar. Modanın arka planında buna benzer bir üretim eşitsizliği var. Çok veçheli bir eşitsizlikler yumağının içindeyiz. Dolayısıyla sürdürülebilirliğe yapısal çözümler üretilmedikçe bireysel olarak yaptıklarımız fazlasıyla etkisiz kalıyor. Yapısal çözümler üretilmesi şart.

Ö.K.: Daha sistematik, bir aradalığa dayalı ve yapısal çözümler oluşturup, bunları da sürdürülebilir hâle getirip, belki ondan sonra bireysel eyleme odaklanmaya başlamalıyız.